Babasını arayan 18 yaşındaki Hamit'in annesi, bir televizyon yayınından birkaç gün sonra tutuklandı. Kanaatimce bu tutuklama ağır bir tedbirdir: Dayandığı suç tartışmalı, gerekçesi zayıf, beklenen cezayla orantısızdır. Yayın, gözaltı ve tutuklamanın art arda gelmesi ise kararın kanunun ölçüsünden çok ekranın ve kamuoyunun etkisinde kaldığı izlenimini veriyor.
Olay: Bir televizyon başvurusundan tutuklamaya
Hamit Yorulmaz, İzmir'in Torbalı ilçesinde yaşıyor ve talasemi hastası. Yaşamını sürdürebilmesi için kök hücre nakline, uygun donörü bulabilmek için de biyolojik babasına ulaşmaya ihtiyacı var.
Annesi onu 3 yaşındayken babasına bırakmış; çocukluğu babaannesi ve dedesinin yanında geçmiş. 14 yaşındayken yapılan DNA testi, kendisini büyüten Mehmet Sağbaş'ın biyolojik babası olmadığını ortaya koydu. Bunun üzerine nüfus kaydındaki babalık bağı kaldırıldı.
Hamit, Eylül 2026 sonunda Müge Anlı ile Tatlı Sert programına başvurdu. Annesinin ve dayısının gerçek babayı bildiğini ama söylemediklerini anlattı. Yayına telefonla bağlanan anne ise oğlunun dava açarak babasının adını öğrenebileceğini söyledi. Savcılık yayını suç ihbarı kabul etti; bir haftadan kısa süre içinde anne tutuklandı.
Anne ve dayıya hangi suçlar yöneltildi?
Torbalı Cumhuriyet Başsavcılığı, kimsenin şikâyetini beklemeden kendiliğinden (resen) soruşturma başlattı.
Anneye üç suç yöneltildi. Birincisi çocuğun soybağını değiştirme veya gizleme (TCK 231): Gerçek baba bilindiği halde çocuğun başka bir erkeğin nüfusunda kalması ve gerçeğin 18 yıl saklanması. İkincisi aile hukukundan kaynaklanan yükümlülüğün ihlali (TCK 233): Hamit'in 3 yaşında bırakılması ve hastalığı yüzünden istenmediği iddiası. Üçüncüsü yardım veya bildirim yükümlülüğünün yerine getirilmemesi (TCK 98): Hamit'in hayatı için donör gerekirken babanın kim olduğunun söylenmemesi.
Dayıya ise tehdit suçu (TCK 106) yöneltildi: Hamit'in babasını ararken tehdit edildiği iddiası.
Annenin boşanma sürecinde Hamit'i hastalığı yüzünden istemediği iddiası, Hamit'i büyüten Mehmet Sağbaş'a ait. Tehdit iddiası ise Hamit'in kendi anlatımına dayanıyor.
Yardım veya bildirim yükümlülüğünün yerine getirilmemesi suçunun bu olaya uyup uymadığı tartışmalı. Bu suç, yaşı, hastalığı veya yaralanması nedeniyle kendini idare edemeyecek durumdaki birine yardım etmemeyi ya da durumu hemen yetkililere bildirmemeyi cezalandırır; yaralı birini yolda bırakıp gitmek tipik örneğidir. Bir bilgiyi saklamak bu kalıba kolay oturmaz.
Anne neden tutuklandı?
5 Ekim 2026'da nöbetçi sulh ceza hâkimi anne Nihal Beyit'in tutuklanmasına karar verdi. Dayı Mehmet Yorulmaz ise adli kontrolle, yani imza vermek gibi şartlarla serbest bırakıldı. Kararın gerekçesi açıklanmadı; ancak kanunun tutuklama için koyduğu kurallar, kararın neye dayanabileceğini büyük ölçüde gösteriyor.
Hafif suçlarda tutuklama yasaktır. Ceza Muhakemesi Kanunu'na göre (CMK 100/4, tutuklama yasağı), cezasının üst sınırı iki yılı geçmeyen suçlarda tutuklama kararı verilemez. Yardım veya bildirim yükümlülüğünün yerine getirilmemesi ile aile hukukundan kaynaklanan yükümlülüğün ihlali suçlarının cezası en fazla bir yıl. Tehdidin basit hâlinin cezası da iki yılı aşmıyor; dayının tutuklanmaması bu yüzden.
Geriye soybağı suçu kalıyor. Çocuğun soybağını değiştirme veya gizleme suçu bir yıldan üç yıla kadar hapis gerektiriyor. Tutuklama büyük ihtimalle bu suça dayanıyor.
Suç şüphesi tek başına yetmez. Kanun (CMK 100/1 ve 100/2, tutuklama nedenleri) kuvvetli suç şüphesinin yanında kaçma ya da delilleri karartma şüphesi de arar. Anne, ifadesinde bir kişiyi baba olarak gösterdi. Bu kişiyi görenlerin anlatımına göre adam, Hamid'in sakallı hâline benziyor. Hâkim, bu kişiye ulaşılmadan anneyle temas kurmasını engellemek istemiş olabilir.
Tutuklama ağır değil mi?
Kanaatimce bu olayda tutuklama ağır bir tedbirdir. Üç nedeni var: Dayandığı suç tartışmalı, tutuklama nedeni zayıf, tedbir beklenen cezayla orantısız.
Birincisi: Suçun kendisi tartışmalı
Türk Medeni Kanunu'na göre evlilik devam ederken ya da evliliğin sona ermesinden itibaren 300 gün içinde doğan çocuğun babası kanunen kocadır (TMK 285, babalık karinesi). Basına yansıyanlara göre Hamit doğduğunda annesi Mehmet Sağbaş ile evliydi. Bu durumda çocuğun Sağbaş'ın nüfusuna yazılması, annenin bir hilesi değil, kanunun kendiliğinden doğurduğu bir sonuçtur.
Evlilik içinde doğan çocuk, annenin herhangi bir beyanı ya da katkısı olmadan doğrudan kocanın nüfus hanesine yazılır. Bu kural Hamit doğduğunda da geçerliydi. Bugün ise kayıt daha da otomatik: Hastanede doğan bir bebeğin doğumunu nüfusa sağlık kuruluşunun kendisi bildiriyor (Nüfus Hizmetleri Kanunu 15, doğum bildirimi).
Bu, evli bir annenin bugün bu suçu hiç işleyemeyeceği anlamına gelmez. Hastane dışında sözlü beyanla yapılan doğum bildirimlerinde, bebeklerin yer değiştirilmesinde, başkasının çocuğunu kendi çocuğu gibi kaydettirmede ya da gerçek soybağının ortaya çıkmasını engelleyen davranışlarda bu suç hâlâ işlenebilir. Ama kanunun kendiliğinden yaptığı bir kaydı anneye suç olarak yüklemek mümkün değildir.
Yargıtay da bu yönde karar verdi. Kocasından ayrı yaşarken başka bir erkekten çocuk doğuran ve çocuğu kocasının nüfusuna kaydedilen bir kadın, çocuğun soybağını değiştirme suçundan mahkûm edilmişti. Yargıtay 11. Ceza Dairesi bu mahkûmiyeti bozdu (2021/10029 E., 2024/6251 K.): Kadının soybağını değiştirme kastı yoktu, kayıt kanundaki karine gereği yapılmıştı.
Bu yaklaşım hukukun bütünüyle de uyumlu. Evlilik içinde başka biriyle ilişki, yani zina, Türkiye'de suç değil. Anayasa Mahkemesi, eski Türk Ceza Kanunu'nda erkeğin zinasını düzenleyen 441. maddeyi 1996'da, kadının zinasını düzenleyen 440. maddeyi 1998'de eşitlik ilkesine aykırı bularak iptal etti. Bugünkü Türk Ceza Kanunu'nda da zina suçu yok; zina yalnızca bir boşanma sebebidir (TMK 161, zina). Kanun ilişkinin kendisini cezalandırmıyorken, o ilişkiden doğan çocuğun kanun gereği kocanın nüfusuna yazılmasını anne için suç saymak çelişkili olur.
Üstelik Hamit tek değil. Toplumda, gerçek babasının değil annesinin kocasının nüfusunda kayıtlı çok sayıda insan olabilir. Bu kişilerin annelerinin her birini suç şüphelisi saymak, ne kanunun amacına ne de toplumsal gerçekliğe uyar. Bu durumlar için kanunun gösterdiği yol bellidir: soybağının reddi ve babalık davaları (TMK 286 ve 301).
Geriye "gizleme" ihtimali kalıyor, yani annenin gerçek babanın adını yıllarca söylememesi. Ancak susmanın, bir bilgiyi paylaşmamanın bu suçu oluşturup oluşturmadığı da tartışmalıdır. Hukuk yazınında gizleme, çocuğun gerçek soybağını resmen kazanmasını engelleyen bir davranış olarak tanımlanıyor. Tutuklamanın ilk şartı kuvvetli suç şüphesidir; suçun unsurları bu kadar tartışmalıyken bu şartın varlığı da tartışmalıdır.
İkincisi: Tutuklama nedeni zayıf
Delil karartma şüphesi bu dosyada pek inandırıcı değil. Babalığın en güçlü delili DNA'dır ve anne bunu karartamaz. Anne, aranan kişinin adını da zaten verdi. Kaçma şüphesini gösteren somut bir olgu ise kamuoyuna yansımadı.
Üçüncüsü: Tedbir orantısız
Kanun açıktır: İşin önemi, verilmesi beklenen ceza veya güvenlik tedbiriyle ölçülü değilse tutuklama kararı verilemez (CMK 100/1). Soybağı suçunun cezası bir ile üç yıl arasındadır. Sabıkası olmayan biri için cezanın ertelenmesi veya hükmün açıklanmasının geri bırakılması güçlü ihtimallerdir. Yurt dışına çıkış yasağı ya da imza yükümlülüğü gibi adli kontrol tedbirleri aynı amacı sağlardı; dayı için de tam olarak bu yapıldı.
Peki karar neden verildi?
Hâkimin gerekçesini bilmiyoruz. Ama zamanlama dikkat çekici: Yayın ihbar kabul edildi, birkaç gün içinde gözaltı, hemen ardından tutuklama geldi. Gözaltı anı kameralarla izlendi, şüphelilerin tavırları ekranda tartışıldı, sosyal medyada "neden tutuklanmadı" öfkesi yükseldi.
Kanaatimce bu tablo, kararın kanunun ölçüsünden çok kamuoyunun beklentisine cevap verdiği izlenimini güçlendiriyor. Oysa yargının görevi, tam da bu beklentiye karşı kanunun ölçüsünü korumaktır. Karara itiraz edilirse, itirazı inceleyecek hâkimin bu soruları cevaplaması gerekecek.
On sekiz yıl sonra zamanaşımı sorunu var mı?
Hayır. Olaylar yıllar önce yaşanmış olsa da anne açısından süre ya yeni başladı ya da henüz başlamadı.
Bir suç için kanunda yazılı süre içinde dava açılmazsa artık dava açılamaz; buna dava zamanaşımı denir. Ancak Türk Ceza Kanunu çocuklar için özel bir kural koyar (TCK 66/6, dava zamanaşımı): Anne, baba, büyükanne gibi üstsoy ya da çocuk üzerinde söz sahibi kişiler çocuğa karşı suç işlerse, süre çocuk 18 yaşını bitirince başlar. Kanun, küçük bir çocuğun kendisine kötülük eden yakınına karşı harekete geçemeyeceğini kabul eder.
Çocuğun soybağını değiştirme veya gizleme suçunda (TCK 231) zamanaşımı sekiz yıldır ve Hamit 18 yaşını bitirdiğinde işlemeye başlıyor.
Aile hukukundan kaynaklanan yükümlülüğün ihlali suçunda (TCK 233) ise durum farklı. Annenin çocuğu bıraktığı iddiası, bu suçun bakım, eğitim veya destek olma yükümlülüğünü düzenleyen birinci fıkrasına girer. Bu hâl ancak mağdurun şikâyetiyle soruşturulabilir ve şikâyet, fiil ile failin öğrenilmesinden itibaren altı ay içinde yapılmalıdır. Asıl mesele zamanaşımı değil, Hamit'in şikâyette bulunup bulunmadığıdır.
Tehdit suçunda (TCK 106) ise iddia edilen tehdit yakın zamanda yaşandığı için zamanaşımı gündemde değil.
Kanun "18 yaşını doldurduğu" değil "bitirdiği" günden söz ediyor. Bu, sürenin ancak 19 yaşa girildiğinde başladığı şeklinde de okunabilir; Hamit açısından sonuç değişmiyor. Dayı ise üstsoy olmadığı için bu özel kural ona kendiliğinden uygulanmaz.
Müge Anlı adaleti mi, ceza adaleti mi?
Bu dosyada televizyon yargıyı harekete geçirdi. Kararı yargı verdi, ama ekranın gölgesinde. Asıl sorun, ikisinin sınırının kamuoyunda bulanıklaşması ve her derdin çaresinin cezada aranması.
Programın katkısı gerçek. Hamit 14 yaşından beri babasını arıyordu, ama yayından önce bilinen bir soruşturma yoktu. Yayından birkaç gün sonra savcılık harekete geçti, jandarma çok sayıda kişinin ifadesini aldı ve anne bir isim verdi. Zamanla yarışan bir genç için bu hız küçümsenemez.
Ama yöntemin bedeli de gerçek. Şüpheliler, daha ifadeleri alınmadan canlı yayında yargılandı. Annenin özel hayatına dair iddialar ve gözaltı anındaki tavırlar, suçla ilgisi olmaksızın ekrana taşındı. Oysa hukukun temel kuralı açıktır: Mahkeme kararı kesinleşene kadar kimse suçlu sayılamaz.
Her derdin ilacı ceza mı?
Türkiye'de bir haksızlık gündeme geldiğinde ilk sorulan soru çoğu zaman "Tutuklandı mı?" oluyor. Komşu kavgasından aile içi anlaşmazlığa, borç ilişkisinden sosyal medya paylaşımına kadar pek çok mesele ceza dosyasına dönüşüyor. Toplumun adalet duygusu, ancak biri cezaevine girdiğinde tatmin olmuş gibi görünüyor.
Bunun anlaşılır nedenleri var. Hukuk davaları yıllar sürebiliyor; ceza soruşturması ise bazen birkaç günde sonuç veriyor. Gözaltı ve tutuklama görünürdür, haberi yapılır, ekranda izlenir. Bir babalık davasının duruşma günü ise kimsenin gündemine girmez.
Ama ceza hukuku sorunu çözmek için değil, suçu cezalandırmak için vardır. Ceza davası geçmişe bakar: Kim, ne yaptı, ne ceza almalı? Hamit'in sorusu ise geleceğe dönüktür: Babam kim ve bana hayatımı kurtaracak iliği verebilir mi?
Dayının tutuklanmamasına sosyal medyada gösterilen öfke de aynı bakışı yansıtıyor. Oysa tutuklama bir ceza değildir; kaçmayı veya delillerin yok edilmesini önlemek için başvurulan geçici bir tedbirdir. Ceza ancak yargılama sonunda verilir. Tutuklamayı cezanın peşin ödemesi gibi görmek, hem şüphelinin haklarını hem de adaletin kendisini aşındırır.
Hamit'in gerçek yolu: Babalık davası ve DNA
Türk Medeni Kanunu, çocuğa babasının kim olduğunun mahkemece belirlenmesini isteme hakkı tanır (TMK 301, babalık davası). Hamit artık reşit olduğu için bu davayı kendisi açabilir. Annenin yayında söylediği de buydu ve hukuken yanlış değildi.
Bu davada mahkeme, baba olduğu düşünülen kişiye DNA testi yaptırabilir. Kanuna göre taraflar ve üçüncü kişiler, soybağının belirlenmesi için zorunlu ve sağlıkları için tehlikesiz incelemelere rıza göstermekle yükümlüdür; davalı bu incelemeye yanaşmazsa hâkim beklenen sonucu onun aleyhine doğmuş sayabilir (TMK 284, soybağı davalarında yargılama usulü). Hukuk Muhakemeleri Kanunu daha da ileri gider: Herkes, soybağının tespiti için vücudundan kan veya doku alınmasına katlanmak zorundadır (HMK 292, soybağının tespiti için inceleme).
Annenin ifadesinde verdiği isim önemli bir ipucu, ama tek başına bir şey kanıtlamaz. Babalık ancak DNA testi ve mahkeme kararıyla kurulur. Ceza dosyasında toplanan ifadeler babalık davasında delil olabilir; ceza dosyası bu yolu hızlandırabilir, ama onun yerine geçemez.
Annenin cezaevinde olması Hamit'e ne kazandırır?
Annenin tutuklu olması Hamit'e ne ilik ne de bir baba kazandırır. Baba bulunsa bile, uygun donör olup olmadığını ancak doku uyumu testleri gösterir. Kimse kök hücre bağışlamaya zorlanamaz; bu, tamamen o kişinin vicdanına ve rızasına bağlıdır.
Hamit'in bugün gerçekten ihtiyacı olan şeyler başka: hızlı işleyen bir babalık davası, ulusal kök hücre bağışçı havuzunda (TÜRKÖK) uygun bir eşleşme aranması ve düzenli kan bulabilmesi için destek. Bunların hiçbiri bir tutuklama kararıyla gelmez.
Sonuç
Başlıktaki soruyu sormakta haklıyız. Hamit'in dosyasında yaşananlar, ceza adaletinden çok ekran ve kamuoyu adaletine benziyor.
Annenin tutuklanmasının dayanağı olan suç, kanundaki babalık karinesi karşısında tartışmalı. Zina suç değilken, o ilişkiden doğan çocuğun kanun gereği kocanın nüfusuna yazılması anne için suç sayılamaz; Yargıtay da bu yönde. Delil karartma şüphesi zayıf, beklenen ceza tutuklamayı haklı kılacak ağırlıkta değil. Buna rağmen yayın, gözaltı ve tutuklama birkaç gün içinde, kameraların önünde art arda geldi.
Müge Anlı'nın katkısını yok saymak haksızlık olur: Hamit'in sesini duyurdu, savcılığı harekete geçirdi. Ama bir televizyon programı ihbar edebilir; kimseyi suçlu ilan edemez, tutuklamanın ölçüsünü belirleyemez. Ekran mahkeme salonuna girdiği anda adalet bir gösteriye dönüşür ve bu gösterinin asıl kaybedeni yine Hamit olabilir.
Her haksızlığın karşılığını cezaevinde arama alışkanlığından vazgeçmedikçe, ekran adaleti ile ceza adaleti arasındaki çizgi silikleşmeye devam edecek. Ceza adaleti, ancak kanunun ölçüsüyle işlediğinde adalettir.
Suçlanan kişiler hakkında kesinleşmiş bir mahkûmiyet kararı yoktur; yargılama sonuçlanana kadar masum sayılırlar.
Av. Eray Karınca

